Showing posts with label Çanakkale Şehitlerine. Show all posts
Showing posts with label Çanakkale Şehitlerine. Show all posts
Wednesday, March 18, 2015
57. Alay
57. Alay Anzak Çıkarmasını durdurmak amacıyla 25 Nisan 1915 günü harekete geçen Türk alayıdır. 57. Alay hala dünyanın en cesur alayı ünvanını elinde bulundurmaktadır. Alaydaki tüm askerler alay komutanı Kurmay Yarbay Hüseyin Avni Bey başta olmak üzere sırasıyla şehit olmuştur. 49 subay ve 4800 er ve erbaş hayatlarını kaybetmiştir. Türk askerlik geleneklerine göre birliğin sancağı yere düşmez. 57.Alay'da son asker şehit olacağını anlayınca sancağı bir ağacın dalına asmıştır. Bu sancağın Türk tarihinde düşmanın ele geçirdiği tek sancak olduğu söylenir. Bu sancak bugün Malbourne Müzesi'nin en müstesna parçasıdır. Sancağın altındaki levhada şunlar yazmaktadır:
"bu alay sancağı, gelibolu savaş alanından getirilmiştir. ama esir edilmemiştir. çünkü, türk ordusu'nun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. bu sancak, sonuncu muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu türk alayı sancağını selamlamadan geçmeyin."
57. Alay askerlerinin inançlarının ne kadar derin olduğunu anlamak için şu kısa tarihi notu hatırlamak gerekebilir:
"....sisli bir nisan sabahı 57. alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım
komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. takım komutanı, sabahleyin düşmana
hücum emrini almış 57. alay'ın, rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını
yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der...."
Ne denebilir ki... Akif her şeyi anlatmış ve söylemiş zaten. Vurulmuş tertemiz alnından yatıyor. Bir hilal uğruna ne güneşler batıyor.
Biz vev atan size minnettardır...
Labels:
18 Mart,
57.Alay,
Çanakkale Harbi,
Çanakkale Şehitlerine
Tuesday, March 17, 2015
Çanakkale 1
Hiç bir şiir, hikaye, roman, menkıbe Çanakkale'yi
daha iyi anlatamadı, anlatamayacak. Akif'in insanüstü
bir duygu dünyasında yazdığı bu şiirde neler anlatıyor!!
Akif, Avrupa'lının en açık özelliği olan acımasızlığını,
"yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi" olarak anlatıyor.
Yırtıcı bir hayvana, bir sırtlana benzetiyor. Düşman
kuvvetleri her açıdan daha kuvvetli olsalar da " Kahraman
orduyu seyret ki bu tehdide güler" der Akif. Öyledir de.
Şiirin en vurucu dizelerinden birisi de literatüre geçmiş
"Asım'ın neslidir..." Akif için ideal nesil vatanına,
devletine, milletine, ailesine, dünyaya hayırlı nesildir.
Bu nesil Çanakkale'de ölmek pahasına vatanını
çiğnetmemiştir.
"Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!"
Akif için her bir insan güneştir, bayrağımızdaki
hilal uğruna ondan daha değerli bir şeyin yok
olduğunu söylüyor. "Ey bu topraklar için toprağa
düşmüş asker... Sana ağuşunu açmış duruyor peygamber"
arasındaki her bir dize üzerinde düşünülecek birer
başyapıtın en nadide parçalarıdır.
Akif, Çanakkale'de şehit olan askerleri Bedir Savaşı'nda
şehit olanlar kadar değerli görüyor. Bu dünyada yapılacak
hiç bir şeyin şehitlerin hatırasını yaşatmak için bir
ttoz zerresi kadar önemi olamayacağını şehitlerin yerinin
peygamberimizin yanı olduğunu söylüyor.
Bu şiiri Türk ve Dünya Edebiyatı'nın baş
yapıtlarından birisidir. Ama daha çok bugünümüzün
değerini, hiç unutmamamız gereken gerçekleri
anlatan bir abidedir.
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Labels:
18 Mart,
Çanakkale Şehitlerine,
Mehmet Akif Ersoy
Subscribe to:
Posts (Atom)

