Saturday, November 13, 2010

Bir Halı Saha Maçının Anlattıkları




Anlamsız gelir bazılarına koca koca adamların bir topun peşinde bir saat koşmaları. Anlamsız gelir ayaklarını uzatıp televizyon izlemek varken, gezmek varken, kitap okumak varken, uyuklamak varken...Bu iş için harcanan zaman ve efor yetmezmiş gibi bir de üstüne para verir bu halısaha severler. Velhasılı anlamsız, saçma, gereksiz gelir.

Ama bilmezler, neleri mi? O sahaya gidip maç yapmanın herkes için farklı farklı anlamları vardır. Bazısı, dertlerini unutmak için oynar. Çoğu kez duymuşumdur"şuraya gelip 1 saat koştuğum zaman dilimi bütün dertlerimden kurtulduğum tek zaman dilimidir" diye. Bazısı sadece ve sadece futbol oynamayı sevdiği için gelir halı saha maçlarına, bazıları sosyal ortamını sever maçların; çünkü maçtan önce insanlar birbiriyle konuşur, maç ayarlanır, belki de aylardır konuşulmaya ve konuşulmayacak kişi ile bu vesile ile konuşulur. Modern hayat, insanlar ortak bir noktaları yoksa bir zamanlar en iyi arkadaşları olan insanlarla bile görüşemiyebiliyorlar. Oysa maçtan önce oturulur sonra oturulur, çay içilir, muhabbet edilir. Bazısı, spor yapmaya gelir, sadece terlemek için yani. Bir ter atayım der. Zira şehirde düzenli spor yapmak pahalı ve zaman gerektiren bir uğraştır. Artık bir koşubandının üzerinde koşmanın eğlenceli olduğuda söylenemez. Liste uzatılabilir. Herkes bir nedenden ötürü sever halı saha maçlarını. Bu maç vesilesiyle toplanların insanların ilişkilerini güçlü tuttuğu, uzaklaşmalarını engellediği, bir nevi sosyalleşme sağladığı açıktır.
Her halı saha maçı yapanın bir maziside vardır meşin yuvarlakla. Bazısı Fener'in bazısı Beşiktaş'ın, bazısıda adı bilinmeyen bir amatör takımın altyapısında oynamıştır. O halı saha maçı başka, bambaşka düşüncelere götürür insanları. Eski günlere, daha genç olunan güzel günlere...
Velhasılı halı saha maçı deyip geçenler, halı saha maçı asla halı saha maçı değildir. Altında bambaşka anlamlar taşır. Aman canım maçta neymiş değildir mevzu. Heee! Bu halı saha maçlarının tam olarak ne anlam ifade ettiği bu atmosferi yaşamayanların anlayabileceği bir şey değildir. Dolayısıyla kadınların genel olarak bunu anlaması daha zor olur. Ama en azından anlamaya çalışabilir anlayamayanlar. Zira kırgın, hayal kırıklıklarıyla dolu, zorlu bir hayat geçiren-memleketimde genelde böyle hayatlar yaşanıyor- koca koca insanlar bir nebze mutlu olmak, kendisini iyi hissetmek, nostalji yaşamak için gider topunu oynar.

Monday, November 8, 2010

Monday, May 31, 2010

Canım İstanbul



İstanbul'un fethinin üzerinde 5 asırdan fazla zaman geçti. Ve biz, Fatih'in torunları geçenlerde yine Fetih Haftası vesilesiyle birçok etkinliklerle İstanbul'un fethini yad ettik. Temsili olarak kalelere çıktık, top, gülle attık. Allah Allah nidalarıyla sağa sola koşturduk.

Güzel, hoş bu kadar mizansen yapmamız ama şairin şiirinde Canım İstanbul diye anlattığı yeri 5 asır sonra ne hale getirdik. Aslı önemli nokta budur.

Necip Fazıl'ın İstanbul'u acaba nerededir:

......
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim...
İstanbul,
İstanbul...

.....


Dünyanın en güzel şehrinden manzalara bakarsak Fatih Mezarında rahat yatamıyordur. Dün günlerden pzardı Anadolu yakasında tüm sahil boyunca millettim öyle bir mangal manyaklığıyla hemhal haldeydi ki yoldan geçen arabalar bir yerde yangın çıktığını sananilirlerdi. Ama bu kimseyi şaşırtmasın biz ki Beyaz Saray'ın bahçesinde mangal yapan bir milletiz, kendi sahillerimizde hayli hayli yaparız.

Dağını, taşını, patikasını, düzünü, yamacını beton yığınlarıyla doldurduk bu şehrin.Bir iki ağaç kalsın demedik, kestik beton yığınlarını diktik. Gecekondu yaptık, kaçak binalar diktik, sonra devlete kızdık şehirde alan kalmadı. Küçük rantlar uğruna mahvettik şehrimizi. Şimdi Uzaktan bakınca güzel İstanbul. İçine girince değil.

Eğer Fatih bu günleri görseydi, şehri fethetmek için o kadar istekli olur muydu, ne dersiniz?

Canım İstanbul

Tuesday, May 4, 2010

Haydi Abbas

Abbas

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

CAHİT SITKI TARANCI


Cahit Sıtkı yalnız, şiirleri gibi melankolik, sıkkın, her zaman gittiği meyhaneye gider. Meyhaneci Abbas "Cahit Abi daha saat erken, daha sonra gel" der. Cahit Sıtkı gider ve akşam üstü geriye gelir. Eline bir peçete alır ve yazmaya başlar: " Haydi Abbas vakit tamam....." İşte böyle yazılır Cahit Sıtkı'nın en güzel şiirlerinden birisi olan Haydi Abbas

İnsanlık ve Vicdan





Yukarıda gördüğünüz resim bir "Batılı"- yani uygar, ileri, insan haklarında duyarlı vs...- tarafından çekildi. Fotoğrafı çeken kişi bu fotğraf ile bir ödül kazandı. Gerçekten inanılmaz bir fotoğraf. Suya ulaşmak için kilometrelerce yol yürüyen ve yürümesi gereken hala kilometreler olan bir küçük çocuk hedefine varamadan orada yığılıp kalıyor. Fotğrafçı sadece fotoğrafı çekiyor ve ödülünü alıyor. O zenci çocuk bir laboratuvar faresi gibi orada, geride bırakılıyor. Zaten gelişmiş laboratuvarlarında inceledikleri 3.dünya insanlarına insandan çok bir kobay gibi davranılması yeni bir şey değildir. Fotoğrafçı, ülkesine döndükten sonra - neresi olduğu hiç önemli değildir - hayatını yaşamaya devam etmiştir.
Bu satırları yazan ben ve bu satırları okuyan sen sakın o fotoğrafçıya lanet etme. Bu belki kendi vicdanını biraz rahatlatabilir ama aslında ben ve sende o kişi kadar suçluyuzdur. Tüketiyoruz, hem de ihtiyacımızın çok çok üzerinde tüketiyoruz. Fotoğrafta görünen çocuk kaburgaları sayılan çocuk hiç birimizin çocuğu değil. O yüzden mi hak etmiyor karnının doymamasını??? Yoksa bizler miyiz hakettiğinden fazlasını tüketen. Milyonlarca ekmeği çöpe döken.

Rahat rahat yiyelim yemeğimizi, bize ne Afrika'da ki aç çocuktan, bize ne susuzluktan ölen insanlardan, bize ne çocuk yaşya çalışmaya - köleliğe - zorlananlardan. Ben kötü bir şey yapmadım diyorsunuz değil mi? İnsan sadece yaptıklarından mı sorumludur. Ya yapmadıkları? Her gün bahsini ettiğimiz mali sorunların hangisi açlıkla ilgili? Hiç birisi değil mi?

Şimdi AVM'lerde yemekler yiyip, deliler gibi gezmeye devam edelim, 15 ayakkabımıza yenilerini ekleyelim, her yıl duvarları boyayalım, arabamızı yenileyelim, 2 günde bir kuaföre gidelim ama dünyanın her hangi bir yerindeki açlıktan sorumlu olmayalım öyle mi? Öyle evet aynen öyle. Keyfimizce tüketmeye devam edelim, tek bir erdemli hareket yapmadan, dünya için, insanlık için, kardeşlik için....

Ama unutmayalım o küçük Afrikalı beden peşimizi bırakmayacaktır. Vicdanlarımız yaşamamıza izin vermeyecek böylesine. O fotoğrafçı, çocuğu ölüme terk eden fotoğrafçı ülkesine döndükten altı ay sonra intihar ederek hayatına son verdi. Vicdan her insanda vardır, ve mutlaka bir yerde uyanır.

Monday, April 12, 2010

Esir Şehrin İnsanları




Kemal Tahir'in o muhteşem üçlemesinin ilk eserinin adıdır " Esir Şehrin İnsanları". Düşman İstanbul' a kadar gelmiştir ve İstanbul artık esir bir şehirdir. Bir yanda Esir Şehri esaretten kurtarmaya çalışanlar, bir yanda esarete köle olanlar, bir yanda sadece seyredenler. Kemal Tahir tüm bunları anlatır bu romanında.

Bizler, şehirde yaşayan insanlar, şu İstanbul'un kahırkeşleri, belki Esir bir şehirde değiliz; ama esir değil miyiz. İşte burası tartışılır. Esiriz hepimiz zira. Sabah kalkıyoruz erkenden, ve sürüler halinde bir yerlerden bir yerlere taşınıyoruz. Gözlerimizden uykular akarak üstelik. Belki dün çocuğunu salladı bir anne, ya da bir işçi imalatı yetiştirmek için sabahlara kadar çalıştı. Sabah, dünden kalma yorgunlukla devam eder hayat şehirlerde. Hayat deriz ama, para kazanmak lazım. Çocuklar var, faturalar var, üstbaş almak lazım, arabanın taksitleri, benzin parası,falan parası, filan parası....çalışmak lazım velassıl kelam.

Kayahan'ın bir şarkısında da dediği gibi:" nelerden vazgeçiyoruz bir bilsen". Nelerden vazgeçiyoruz bir bilsek. Sağlığımızdan, zamanımızdan, ruhumuzdan, arkadaşlarımızdan, hayallerimizden...daha nelerden vazgeçiyoruz. Esiriz hepimiz, şehrin esiri. Koca bir yıl boyunca sadece bir hafta toprağa basma şansı olan insanlarız, yani esir değiliz de neyiz. Egzos dumanlarının, minibüslerin, otobüslerin, yolların, telefonların, bilgisayarların esiriz. Esiriz şehirde, esir. sadece parmaklıkları göremiyoruz.